Türkiye'de son yıllarda en çok konuşulan başlıklardan biri doğurganlık oranlarının düşmesi. Resmî veriler de gösteriyor ki nüfus artış hızı yavaşlıyor, genç nüfus azalıyor, toplum hızla yaşlanıyor. Bu tablo karşısında devlet farklı teşvik mekanizmaları devreye alıyor. Ancak kamuoyunda giderek yükselen bir soru var:
Çocuk doğuran ve büyüten ev hanımlarının emeği neden sosyal güvenceyle desteklenmiyor?
Bu soru artık sadece bir serzeniş değil; sosyal politika tartışmasının merkezine yerleşmiş durumda.
Ev içi emek, ekonomik sistemde görünmeyen ama toplumsal yapının temelini oluşturan bir güçtür.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde sadece doğmaz;
Beslenir
Eğitilir
Değerlerle büyütülür
Topluma hazırlanır
Bu süreç, büyük oranda annenin emeğiyle yürür. Özellikle çalışmayan, hayatını çocuklarına ve evine adayan anneler için bu emek tam zamanlı bir mesai niteliğindedir. Fakat bu mesai, SGK primine dönüşmez; emeklilik hakkı doğurmaz; gelir güvencesi oluşturmaz.
İşte tartışmanın düğüm noktası burada.
Mevcut uygulamalarda doğum teşvikleri, kreş destekleri ve çeşitli yardımlar çoğunlukla çalışan kadınları merkeze alıyor. Bu destekler elbette kıymetlidir. Kadın istihdamı güçlü bir ekonominin vazgeçilmezidir.
Ancak toplumda yükselen görüş şu:
"Çocuk doğurup büyüten ev hanımı da sosyal güvenceye kavuşmalı."
Özellikle üç çocuk sahibi ev hanımlarına SGK primi ödenmesi ya da asgari ücret düzeyinde bir destek verilmesi yönündeki öneriler kamuoyunda daha yüksek sesle dile getiriliyor.
Bu talep, yalnızca ekonomik değil; adalet temelli bir yaklaşım olarak sunuluyor.
Sosyal devlet, sadece çalışanı değil; toplumun her kesimini güvence altına almayı hedefler.
Ev hanımlarının sosyal güvenceye kavuşması fikri şu açılardan değerlendiriliyor:
Aile kurumunun güçlendirilmesi
Doğurganlık oranlarının desteklenmesi
Kadınların ileride yoksulluk riskiyle karşılaşmaması
Ev içi emeğin ekonomik değerinin kabul edilmesi
Ancak bu modelin mali boyutu da göz ardı edilemez. Milyonlarca ev hanımına asgari ücret ve prim desteği verilmesi ciddi bir bütçe planlaması gerektirir. Bu nedenle konu sadece duygu değil; sürdürülebilirlik meselesidir.
Eleştirel yaklaşım ise şu soruları gündeme getiriyor:
Bu uygulama kadın istihdamını azaltır mı?
Çalışma hayatından çekilmeyi teşvik eder mi?
Bütçe yükü ekonomiyi zorlar mı?
Bu soruların cevabı olmadan atılacak adımlar, beklenen faydayı sağlamayabilir.
Belki mesele "çalışan anne mi, ev hanımı mı?" sorusuyla değil;
"aileyi nasıl güçlendiririz?" sorusuyla ele alınmalı.
Önerilebilecek modeller arasında:
Çocuk sayısına bağlı prim desteği
Kısmi emeklilik sistemi
Ev içi emek için isteğe bağlı prim katkısının devletçe desteklenmesi
Gelir testine dayalı destek modeli
gibi ara formüller bulunuyor.
Bu yaklaşım, çalışan kadını cezalandırmadan; ev hanımını da görmezden gelmeden bir denge kurabilir.
Türkiye demografik bir eşikten geçiyor. Nüfus yaşlanıyor, aile yapısı dönüşüyor. Böyle bir dönemde aile politikaları sadece ekonomik değil; stratejik bir mesele haline geliyor.
Ev hanımlarının sosyal güvence talebi, bir kesimin değil; geniş bir toplumsal tartışmanın yansımasıdır. Bu tartışma sağduyuyla, veriye dayalı ve kutuplaştırmadan yürütülmelidir.
Çünkü mesele kadınları karşı karşıya getirmek değil;
emeğin hakkını teslim etmek ve aileyi güçlendirmektir.