Son zamanlarda sokakta kısa bir yürüyüş yapın.
Trafiğe çıkın.
Toplu taşımaya binin.
Sosyal medyada beş dakika dolaşın.
Aynı manzarayla karşılaşacaksınız:
Herkes sinirli.
Herkes sabırsız.
Herkes tetikte.
En ufak bir söz tartışmaya, en küçük temas kavgaya dönüşüyor.
Sanki bu toplumun sinir uçları açıkta.
Ve artık kimsenin tahammül eşiği kalmamış gibi.
Bu tablo tesadüf değil.
Bu, bireysel bir ruh hâli de değil.
Bu, toplumsal bir yorgunluk.
Daha doğrusu, sessiz bir tükenmişlik.
Benzer bir toplumsal çözülmeyi psikolojik boyutlarıyla ele aldığımız "Toplum Neden Bu Kadar Gergin? Sessiz Çöküş mü?" başlıklı analizimizi de okuyabilirsiniz.
Bugün mesele sadece maaşın yetmemesi değil.
Mesele, insanların geleceğe dair umut kuramaması.
Kira artıyor.
Faturalar artıyor.
Masraflar artıyor.
Ama en tehlikelisi şu:
Kaygı artıyor.
Sürekli "yarın ne olacak?" diye yaşayan bir toplumdan sakinlik bekleyemezsiniz.
Geçim sıkıntısı sadece cüzdanı daraltmaz.
İnsanın kalbini daraltır, sabrını tüketir, merhametini azaltır.
Ekonomik baskı büyüdükçe insanlar birbirine değil, birbirine karşı yaşamaya başlar.
Ve tam o noktada toplum çözülür.
Bir başka gerçek daha var.
Artık herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor.
Sosyal medya denilen alan, fikir üretme yeri olmaktan çıktı;
öfke boşaltma alanına dönüştü.
Her gün bir linç.
Her gün bir hedef gösterme.
Her gün bir hakaret dalgası.
En tehlikelisi de şu:
Kırmak normalleşti.
Aşağılamak sıradanlaştı.
Vicdan zayıfladı.
İnsanlar artık düşünmeden yazıyor,
kontrol etmeden suçluyor,
tanımadan hüküm veriyor.
Bu bir iletişim sorunu değil.
Bu, ahlaki bir erozyon.
Açık konuşmak gerekirse…
Bu tabloyu sadece ekonomiyle açıklamak kolaycılık olur.
Siyasete bağlamak da yeterli değil.
Teknolojiye suç atmak hiç değil.
Asıl mesele daha derinde.
Biz insan kalma refleksimizi kaybediyoruz.
Selam azaldı.
Komşuluk zayıfladı.
Empati neredeyse lüks oldu.
Eskiden insanlar fakirdi ama birbirine yaslanırdı.
Bugün imkânlar arttı ama yalnızlık büyüdü.
Demek ki kaybettiğimiz şey para değil.
Kaybettiğimiz şey, birbirimize olan bağımız.
Toplumu ayakta tutan değerler sessizce aşınıyor.
Ve en tehlikelisi şu:
Bunu çoğu zaman fark bile etmiyoruz.
Peki ne yapacağız?
Sürekli şikâyet mi edeceğiz?
Sürekli öfke mi kusacağız?
Bunun kimseye faydası yok.
Belki de çözüm sandığımız kadar karmaşık değil.
Biraz daha anlayış.
Biraz daha sabır.
Biraz daha nezaket.
Çünkü toplum dediğimiz şey devlet değil, sistem değil, istatistik değil.
Toplum biziz.
Biz sertleştikçe hayat sertleşiyor.
Biz yumuşadıkça hayat da yumuşuyor.
Belki dünyayı değiştiremeyiz.
Ama birbirimizi kırmamayı başarabiliriz.
Ve inanın, bazen bir toplumu ayağa kaldıran şey büyük hamleler değil,
küçük ama samimi insanlık hareketleridir.
Belki de yeniden başlamanın tek yolu şu:
Daha az öfke.
Daha çok vicdan.
Ve yeniden insan kalabilmek.