Senelerden beri baba toprağına ayak basmamıştım, buralara hasret kalmıştım ne zamandır. Daracık sokaklarında top koşuşturduğum bu toprağı nasıl da özlemiştim oysa. Mis gibi kokladım havasını. Bıtım ağaçları püfür püfür esiyordu her yandan. Çocukluk arkadaşlarımı, birlikte oynadığımız türlü oyunları, gizli kapaklı okuduğum Tommiks-Teksas macera romanlarını, yaşadığım bin bir serüveni dünmüş gibi hatırlıyordum.
Minik bir tur yapmak istedim şehirde. Her zaman olduğu gibi önce doğup büyüdüğüm evi görmek istedim. Daha sonra da okulumu… Gazi İlkokulu aynen yerinde duruyordu… Yaz olduğu için okullar tatildi ve bahçeden kuş cıvıltılarını andıran sesler gelmiyordu. O sönük, ölgün bahçeye girmek istemedim. Sadece uzaktan süzdüm. Gönderde bayrak yine nazlı nazlı dalgalanıyordu. Kaç defa İstiklâl Marşını okumuştuk en gür sesimizle… Bir ömrün yarısı geçmişti o yıllardan bu yana.
Anlayamadığım bir dürtü ve cesaretle okulun idare binasına girdim. Beni karşılayan hademeye “Müdür beyle görüşmek istiyorum” dedim. Hademe, kapıya kadar götürdü. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Müdürü tanımıyordum. “Efendim, beni tanımazsınız. Ben bu okuldan 1970’lerde mezun oldum. Özlemişim bu mekânı, hasret kalmışım kokusuna. Gelip görmek istedim. Cesaretimi bağışlayın. Bir çeşit nostalji benimki. Eskiler nasıl derlerdi ‘daüssıla’… Neylersiniz, insanın yaşı kemâle erince geçmişe sarılırmış, geçmişe yani hatıralara… Kendisini anılarla avuturmuş… Affedin… Sadece bu amaçla geldim. Vaktinizi fazla almayacağım.”
Müdür güngörmüş birine benziyordu. Tebessüm etti, ayağa kalktı. “Olur mu efendim. Buyurun oturun lütfen. Siz bizim misafirimizsiniz. Hem eski öğrencimiz, hem de hemşerimizsiniz. Biraz soluklanın lütfen. Bir çayımızı için. Tanışalım hele bir…”
Bu sıcak karşılama, bana cesaret vermişti. Çayımı yudumlarken “Müdür bey, biliyorum biraz fazla oluyorum, hatta belki de iyi niyetinizi suiistimal ettiğimi bile düşünebilirsiniz haklı olarak. Ama ilkokulda iken çekilmiş hiç bir resmim yok. Acaba eski evraka bakıp görebilir miyim küçüklük fotoğrafımı.”
Müdür hiç üşenmedi. Mezuniyet yılımı sordu, ismimi ve soyadımı da öğrendi. Sonra da kara kaplı kocaman kütük defterlerini açtı, solmuş, yıpranmış büyük sayfaları tek tek çevirdi ve buldu: “İşte, sanırım aradığınız fotoğraf bu!”
Doğru, bu benim çocukluk fotoğrafımdı. İlkokul sıralarında çektirdiğim resimdi. İnce, zayıf yüz hatları… Kara, iri gözler… Hülyalı bakışlar… Aynı sayfada diğer arkadaşlarımın da resimleri duruyordu. İşte Cemal, işte İsmail, işte Ahmet, İşte İsa… Aman Allah’ım sanki zaman tüneline girmiş ve o yıllara gitmiştim…
Ayrılırken müdürün elini sıkıp teşekkür ettim ve “Son bir ricam olacak. Beni Tevfik Öğretmen okutmuştu. Onu görmek istiyorum. Kendisini acaba nerede bulabilirim? Yeri yurdu nerede? Yardımcı olabilir misiniz?”
Müdür bugün dünyanın en iyi insanlarındandı. Üşenmedi, “Ha şu bizim meşhur Tevfik Öğretmen, birkaç yıl öncesine kadar çalışıyordu. Emekli olduktan sonra bir ayakkabı dükkânı açtı. Sonra kapattı. Bir ara İzmir’e gittiğini duydum. Yaşlandı ve rahatsızlandı. Artık pek çarşıya inmiyor, okula da hiç gelmiyor. Ama ev adresini verebilirim.”
Ölçüsüz bir sevinç kapladı yüreğimi. İşte Tevfik Öğretmen’in ev adresi elimdeydi. Yollarda koşarcasına yürüdüm. O dünyanın en sempatik, tombul ve bilgili öğretmenini görmek, yine ellerini öpmek, geçmiş yılları bir nebze geri getirmek ve doyasıya onunla sohbet etmek istiyordum. Şehirdeki herkes gibi Tevfik Öğretmen de yeni yapılan ve boy boy kutu apartmanların sıralandığı Kooperatif Mahallesi’ne yerleşmişti.
Bulmam zor olmadı mahalleyi. Şehrin öbür ucuna gelmiştim gerçi ama olsun. Rastladığım ilk dükkâna girdim. Bu bir bakkaliye dükkânıydı. Adama öğretmenin adını verdim ve adresini sordum. Bakkal “Bizim Tevfik Hoca mı? O ya camide olur, ya da evinde. Şu ilerdeki küçük camiye gidiver, orada yoksa sana evini tarif ederler.” dedi. Sevincim katlanıyordu. Âdeta kanatlanarak yürüyordum camiye doğru. Kapıdan hızla içeri girdim. İçerde kimse yoktu. Demek namaz vakti değildi. Avluda kollarını sıyırmış, başında takke, abdest alan birini gördüm. Heyecanla ona yöneldim. Adam abdestini almış, ayağa kalkmıştı. “Tevfik Öğretmen…” demeye kalmadan adam, “Bizim Tevfik Hoca mı? Şu karşıki apartmanın ikinci katında oturur. Kapıdaki zilde ismi yazılıdır. Basıver, açarlar.”
Evet, nihayet maksadıma erişmiş, hedefime nail olmuştum işte. Beni yetiştiren, bana kitap ve bilginin güzelliklerini öğreten sevgili öğretmenimi bulmuştum, kendisini görebilecektim artık. Eve çekingen adımlarla yaklaştım. Zile tereddütle bastım. Kapı az sonra açıldı. İçeri girdim. Apartmanın ana kapısından merdivenlere yöneldim, yukarıya doğru çıkmaya başladım. İkinci katta nur yüzlü, beyaz tülbentli bir kadın karşıladı beni. “Buyurun evlâdım, kime baktınız?” Bir an yutkundum, sonra da bütün cesaretimi toplayarak, “Efendim Tevfik Öğretmen’i soracaktım. Ben ilkokuldan öğrencisiyim. Onu ziyarete geldim.” deyiverdim. Heyecanımı fark eden teyze, Anadolu kadınıydı ve hâlden anlıyordu. Kapıyı ardına kadar açtı, tebessüm ederek, “Buyurun evlâdım, buyurun içeri girin.” dedi.
Usulca, ama tereddütle girdim içeriye. Acaba hocamı nasıl bir hâlde bulacaktım? Bitkin, hasta ve yatalak mı? Yoksa dinç ve sağlıklı mı? Eskiden olduğu gibi toplu ve ışıltılı çehresiyle mütebessim mi? Nasıl, nasıl? Kanepede oturan yaşlı adam yüzünü çevirdi kapıya doğru. İşte Tevfik Öğretmen… Aynı yüz, aynı mimikler, aynı ışıltılı gözler… Hemen ellerine yapıştım. “Hocam beni hatırladınız mı? Gazi İlkokulu’ndan öğrenciniz…”
Tevfik öğretmen, önce zayıf gözlerini hafifçe kıstı, sonra yeniden açtı, sehpadaki gözlüğünü ağır hareketlerle aldı, yerine yerleştirdi. Eski öğrencisini hatırlamaya çalıştı ve tanıdı: “Hatırladım, hoş geldin. Daha önce de beni ziyaret etmek istemiştin, ama buralarda değildik o zaman. Vefalı çocuksun… Aferin…” Hocanın gözleri nemlendi bir an… Eşine döndü, sevinçle seslendi: “Hanım görüyorsun değil mi, benim öğrencilerim çok vefalı… Yıllar sonra bile eski öğretmenlerini arayıp buluyor, ziyaret edip hayır dualarını alıyorlar.”
Yine öğrencisiydim aslında ve öğretmenimden hâlâ öğrenebileceğim çok şeyler vardı. Dizinin dibinde oturdum. Konuştuk, sohbet ettik. Uzun bir ayrılıktan sonra kavuşmanın tadını çıkarıyorduk. Daha çok Tevfik Öğretmen anlattı, ben dinledim… Hoca rahatsızlanmış, vücutça çökmüştü, ama ideallerinden, anlatma direncinden, yaşama sevincinden hiçbir şey kaybetmemişti. Yine anlatıyor, anlatıyor ve çevresindekilere bildiklerini aktarmaya çalışıyordu… Peygamber kıssalarından başladı, kültürümüze geldi, şiire ve edebiyata temas etti, birkaç nükte nakletti. Yine hoşsohbet, yine sözü dinlenir bir bilgeydi Tevfik Öğretmen…
Uzun süren sohbetin sonunda, “Peki sen neler yapıyorsun bakayım. Biz gördüğün gibi mütekait muallimiz. Artık çarşıya da çıkamıyorum. Eve çöreklendik, hanımın başına kaldık. Vademizi beklemedeyiz. Ya sen neler yaptın? Hangi okulları bitirdin, ne iş yapıyorsun?” diye sordu. Önce yutkundum, önüme getirilen bisküviden birazcık aldım, çayımı yudumladım, usulca, yavaşça cevap verdim: “Hocam ben gazeteciyim, hasbelkader yazı yazmaya çalışıyorum. Zât-ı âlinize de bir kitabımı getirdim. Kabul ederseniz…”
Tevfik Öğretmen canlanmıştı birden. “Ne gazeteci mi, yazar mı? Aman ne güzel… Hanım bak!.. Bizim vefalı öğrencimiz yazar olmuş, bana da kitabını getirmiş… Ne büyük saadet, ne derin mutluluk benim için…”
Utanmış, kızarmış, mahcup olmuştum. Ama yine de çantamı açtım ve içinden kırmızı kaplı bir kitap çıkardım. Kapağını açtım, ilk sayfasına birkaç satır yazdım, imzalayıp öğretmenime uzattım. Tevfik Hoca, büyük bir heyecanla aldı kitabı, kapağına baktı, gözlerini kıstı, arka kapaktaki yazıyı okudu, sonra içini karıştırdı biraz. “Aferin, iyi bir şairi incelemişsin. Ziya Osman Saba benim de sevdiğim bir şair… Güzel şiirler yazmıştır. Bir de ‘Okumak’ diye çok hoş bir hikâyesi var… Belki de size sınıfta okumuştum kim bilir…” dedi. “Herhâlde öğretmenim” diye karşılık verdim. “Ziya Osman’ı ta ilkokul yıllarımdan beri çok seviyorum. Belki de ilk olarak sizden duydum ‘Sebil ve Güvercinler’ şairini… Onun hakkında onlarca yazı ve iki kitap yazdım. Gönlü yüce ulu bir şairdir. Zaten yüreğimde ilk edebiyat kıvılcımını siz tutuşturdunuz. Sağ olun hocam… Meziyetler sizden aldıklarımızdır, hatalarsa bizim…”
Tevfik Öğretmen her zamanki gibi mütevazıydı, müdahale etti: “Yok canım o senin içindeki cevher. O cevheri mücevher hâline getirmek için birazcık katkım olmuşsa ne mutlu bana…” İşte Tevfik Öğretmen buydu. Çok iyi bir ruh mimarıydı, sanki bütün erdemleri, bütün faziletleri bünyesinde toplamıştı. Tevazuun zirvesinde dolaşıp duruyordu.
Eğitim hayatım boyunca birçok öğretmenim olmuştu, ama en çok, en fazla Tevfik Öğretmeni sevmiştim. Çünkü kendisine güvenmiştim. Bir gün sınıfta bir soru sormuştu. Ses seda çıkmamıştı kimseden. Sonunda koca sınıfta iki minik parmak kalkmıştı. Biri benim biri de Nilgün’ündü. İkimizi de tahtaya kaldırmıştı hoca. Cevapları almış ve “aferin” demişti. Sonra da sınıfa dönerek “Çocuklar, arkadaşlarınıza iyice bakın. Birbirlerine ne kadar benziyorlar, değil mi? İnşallah hayatları boyunca da başarılı ve mutlu olurlar.” O günden sonra Nilgün’e daha farklı bakmıştım. His dünyasındaki ilk cevelan o zaman harekete geçmişti. Bu ütopik, minik, ama manalı bir ilgiydi. Sevgiyi o zaman tatmıştım. Öğretmenimi ve arkadaşımı o zaman ne kadar çok sevmiştim. O gün hayatımın biricik duygusu olan muhabbeti öğrenmiştim. Bütün insanları küçücük yüreğimle daha o zamandan kucaklamaya başlamıştım…
“İyi bir şair Ziya Osman, ama güzel hikâyeleri de var değil mi?..” diye sordu. “Evet hocam, hikâyeleri de şiirleri kadar mükemmel…” Eşi de yanımızda oturmuş bizi dinliyordu. “Madem bu kitabını bana imzalayıp hediye ettin. Öyleyse şairimizden bir şiir oku da, hanımla birlikte dinleyelim.”
Önce çekindim, öğretmenin yanında imtihana girer gibi heyecan duydum, sonra hocamın isteğini yerine getirmeye çalıştım. Kitabın sonlarına baktım… Bir şiir seçtim ve yavaşça okumaya başladım:
İlk defa bakıyorum, Rabbim her şeye.
Yeryüzünü yeniden görür gibiyim
Bakıyorum renkler var: Mavi, yeşil, mor,
Gökyüzünde bulutlar uçup gidiyor.
Yollarda insanları, kuşu köpeği,
Öğreniyorum yeni baştan sevmeyi.
Şu âlem ayan ettiğin bize,
Ağaç, yol, yaprak meğer her şey mucize!
Tam bu esnada Tevfik Hoca heyecanlandı, eşine seslenerek “Hanım duyuyorsun değil mi? Ne kadar derin, ne kadar güzel, ne kadar manalı mısralar… ‘Meğer her şey mucize!’ diyor. Şair bu ince çizgiye erişebilmiş, bu sırlı noktayı yakalayabilmiş adam. Tefekkür ummanına dalmış bir derviş yahu! Maşallah! Oku evlâdım, devam et.”
Devam ettim, biraz daha ağır ve ses tonuna dikkat ederek:
Anlıyorum her bir işte meramını,
Sevmeyi, ölmeyi, ömrün devamını.
Anlıyorum, şu kuş neden yuva yapıyor.
Anlıyorum, Allah’ım, kalbim niçin çarpıyor.
Şiir bitmişti. Tevfik Öğretmen’in gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu. Duygulanmıştı herhalde Hoca. Eşi de gözlerini, beyaz tülbendinin ucuyla siliyordu. Bu duygulu ortam beni de sarstı, gayr-ı ihtiyari gözlerim nemlendi.
Ziyaretin süresini fazla uzatmamalıydım, hele bu bir hasta ziyareti ise… İzin istedim, kalktım. Ellerine sarıldım hocamın. Sonra eşiyle vedalaştım.
Tevfik Öğretmen son bir bakışla, “Berhudar ol evlâdım, temiz yüreğine dert girmesin, gönlün hep ışıkla dolsun, arayanların çok olsun. Ama yine beklerim, bunu saymam.” deyip kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı. Kapının önünde ayakkabılarımı giydim. Kapı kapandı ama içerden hocamın tok ve gür sesini duyuyordum yine de. Tevfik Hoca, eşine coşkulu coşkulu şiir okuyordu:
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz…
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz…
Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var
Gecenin sonun seher, kışın sonunda bahar.
Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar,
Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz.
Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz…
(Sefertası, Mehmet Nuri Yardım, Çağrı Yayınları)

