Z kuşağı için sıkça kullanılan “tembel” tanımı, aslında bir teşhis değil; sistemi sorgulamamak için kurulmuş bir savunma cümlesidir. Çünkü değişmeyen yapıları eleştirmek yerine, bu yapılarda zorlanan insanları suçlamak her zaman daha kolaydır. Bugün gençlere yöneltilen eleştiriler, gerçekte gençleri değil; kendini yenileyemeyen kurumları ele verir.
Bu kuşak, yorgun bir dünyaya doğdu. Ekonomik belirsizlikler, dijital hızın hiç durmayan baskısı, sürekli kıyaslanma hali ve bitmeyen başarı beklentisi… Çocuklukları ekranların arasında, ergenlikleri sınav stresinde, gençlikleri ise gelecek kaygısıyla geçti. Bu yüzden Z kuşağı iş hayatına başladığında enerjik değil; zaten tükenmiş bir zihinle başlıyor.
Soruyu doğru sormak gerekiyor:
Bir insan daha başlamadan yorulmuşsa, bu tembellik midir; yoksa sistemsel bir yıpranma mı?
Yorgunluğun Gerçek Adı: Erken Tükenmişlik
Z kuşağının yaşadığı durum sıradan bir yorgunluk değil. Psikolojide “erken tükenmişlik” olarak tanımlanan bu hal, normalde yıllar içinde oluşur. Ancak bu kuşak, işe adım attığı anda tükenmiş hissediyor. Bunun sebebi yalnızca çalışma saatleri değil; anlamsız görevler, söz hakkının yokluğu, görünmeyen emek, değersizleştirilme ve sürekli ölçülme hali.
Birçok kurum hâlâ insanı bir “kaynak” olarak görüyor. Oysa Z kuşağı, kaynak değil; özne olmak istiyor. Tam da bu noktada çatışma kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü eski sistem itaati kutsuyor, yeni insan ise anlam arıyor.
“Bu İşin Bir Anlamı Yok” Diyebilen İlk Kuşak
Önceki kuşaklar mutsuz olsalar bile kalmayı tercih etti. Çünkü hayatta kalmak gerekiyordu. Z kuşağı ise kalmıyor. Bu yüzden “sadakatsiz” olmakla suçlanıyor. Oysa bu bir sadakatsizlik değil; kendine sadakat.
Z kuşağı, anne babalarının tükenmişliğine tanık oldu. Hayatını erteleyen, sesini kısmak zorunda kalan, emekliliği beklerken ruhunu kaybeden bir neslin çocukları onlar. Bu yüzden “aynı hayatı yaşamak istemiyorum” diyorlar. Bu bir kapris değil; bilinçli bir reddiye.
Asıl Görülmeyen Gerçek: Sorun Gençler Değil
Bugün pek çok kurum gençleri “uyumsuz” olarak etiketliyor. Ancak uyum sağlanması beklenen şey çoğu zaman sağlıksız bir düzen. Sessiz kalmak, fazla mesaiyi normalleştirmek, mobbingi görmezden gelmek, soru sormamak…
Z kuşağı bu oyunu oynamıyor. Bu yüzden rahatsız edici bulunuyor. Ama sorulması gereken asıl soru şu:
Rahatsız eden insanlar mı problemli, yoksa rahatsız edilmemesi gereken sistem mi?
Sessiz İstifa: Kaçış Değil, Kendini Koruma
“Sessiz istifa” olarak adlandırılan tutum, işten kaçmak değil; ruhu koruma refleksidir. İnsanlar artık ruh sağlıklarını maaşla takas etmek istemiyor. Z kuşağı “çalışmak için yaşamak” değil, “yaşamak için çalışmak” istiyor.
Bu talep daha az çalışmak değil; daha insanca çalışmak isteğidir.
Bu bir tembellik değil, insan olma hakkıdır.
Değişmeyen Kurumlar, Kaybolan Gelecek
Kurumlar değişmezse, Z kuşağı gitmeye devam edecek. Ve bu gidiş sadece gençleri değil, kurumların geleceğini de götürecek. Çünkü yeni dünya itaatle değil; anlamla, güvenle, katılımla ve psikolojik sağlamlıkla kuruluyor.
Z kuşağı aslında şunu söylüyor:
“Bu düzen bizi hasta ediyor.”
Belki de ilk kez bir kuşak, hasta eden bir sisteme uyum sağlamayı reddediyor. Ve belki de bu reddiye, hepimiz için bir iyileşme fırsatı.
Söz Sırası Sizde
Z kuşağıyla çalışırken ne yaşıyorsunuz?
Gerçekten tembel mi buluyorsunuz, yoksa sadece yorgun mu?
Bir yöneticiyseniz: Kurumunuzda gençleri neden tutamıyorsunuz?
Bir Z kuşağı çalışanıysanız: Sizi en çok yoran ne?
Bu yazı burada bitmesin.
Çünkü bu tartışma, geleceğin çalışma hayatını belirleyecek.
Kategori: Yaşam > Toplum > Çalışma Hayatı
Z kuşağıyla çalışırken en büyük zorluk sizce ne? Sorun gençlerde mi, yoksa sistemde mi? Yorumlarda buluşalım.
