Savaşların Eşiğinde: Konuşmak mı, Susmak mı?
Tarih bize savaşların yalnızca cephelerde kazanılıp kaybedilmediğini defalarca kez göstermiştir. Yani çoğu zaman bir ülkenin kaderi cephede ya da bir generalin verdiği emirde değil, bir devlet adamının hangi anda konuşmayı ve hangi anda susmayı tercih etmesi ile bazen de seçtiği ton ile belirlenir. Diplomasi görünmeyen bir satranç oyunu gibidir ; hamlelerin sesi duyulmaz ama sonuçları topların gürültüsünden daha fazla önem arz eder. İşte bu yüzden ateş çemberinin ortasındaki ülkeler için strateji, yalnızca bir tercih değil, mecburi istikamettir.
İlköğretim yıllarından hemen herkes hatırlar. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na giriş süreci ders kitaplarında uzun uzun anlatılır. O meşhur hikâye… Karadeniz’de Rus limanlarının bombalanması ve ardından imparatorluğun bir anda kendini dünya savaşının ortasında bulması. Tarih bazen yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda geleceğe dair ince bir uyarı da fısıldar. Çünkü devletlerin ismi, tarihler, olaylar değişse de taktikler çoğu zaman eş anlamlı kelimeler gibidir. Aynı sonuçlara giden benzer yöntemler...
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere baktığımızda, insanın aklına ister istemez o tarihî sayfalar geliyor. İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilim gün geçtikçe tırmanıyor. Dün önce NATO’nun, ardından da Millî Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklama dikkat çekiciydi: İran’dan Türkiye’ye yöneldiği belirtilen bir füzenin NATO hava savunma sistemleri tarafından imha edildiği bildirildi. Hemen sonrasında ise İran’ın Türkiye Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak uyarıldı.
Bu gelişmeler yaşanmadan bir gün önce ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik eleştirel bir konuşmasını dinlemiştim.
_____________________________________________
Şimdi bir an durup düşünelim: Eğer biz her kriz karşısında hemen yüksek sesle tepki verirsek, gerçekten ne kazanırız? Tarih kitaplarının tozlu sayfalarını karıştırdığımızda okuduklarımız bize aceleci hamlelerin işleri kolaylaştırmak yerine karmaşıklaştırdığını hatırlatır . İşte bu yüzden Türkiye’nin çoğu zaman tercih ettiği soğukkanlılık ve itidalli duruş, yalnızca bir diplomatik tavır değil, stratejik bir kazançtır.
_____________________________________________
Elbette Türkiye’nin İran’ı açık biçimde desteklemesi stratejik olarak mümkün değildir. Ancak her uluslararası kriz, taraf olmak zorunda olduğumuz bir mücadele değildir. Bir sonraki hedefin ülkemiz olabileceği gerçeğini hafızamızda diri tutarak diplomasinin en eski prensiplerinden birini uygulamak hem bizim hem bölgenin yararına olacaktır: Bazen sessizlik, en yüksek sesle söylenmiş bir sözden daha güçlü olabilir.
Tarihte bunun örnekleri az değildir. Örneğin Küba Füze Krizi sırasında dünya nükleer savaşın eşiğine kadar gelmişti. O günlerde Washington ve Moskova’nın attığı en kritik adımlar, kameraların önünde yapılan sert açıklamalar değil; perde arkasında yürütülen soğukkanlı ve temkinli diplomasi olmuştu. Birkaç yanlış cümle ya da aceleci bir hamle, insanlık tarihini geri dönüşü olmayan bir noktaya sürükleyebilirdi.
Benzer bir stratejik sabır örneğini Türkiye de yakın tarihinde gösterdi. 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde Türkiye’nin savaşa doğrudan dahil olmaması, o dönemde tartışmalara yol açmış olsa da bugün geriye bakınca bu ihtiyatlı stratejinin önemini daha iyi anlıyoruz.
Üstelik bugün yaşanan gelişmeler, dış aktörlerin Türkiye’yi bu denklemin içine çekme ihtimalini de beraberinde getiriyor. İran’ın farklı ülkelerdeki Amerikan üslerini hedef aldığı biliniyor. Böyle bir ortamda ABD ve İsrail’in Türkiye’yi de çatışmanın bir parçası haline getirmek isteyebileceği ihtimali yabana atılacak bir ihtimal değildir.
Tarihin bize öğrettiği bir gerçek var: Büyük savaşlar çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük kıvılcımlarla başlar.
Son gelişmelerin ardından İran’dan gelen açıklama da bu açıdan dikkat çekiciydi. Tahran yönetimi Türkiye’ye yönelik herhangi bir füze saldırısı gerçekleştirmediğini özellikle vurguladı. Hatta Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını ve Ankara ile bir problemlerinin bulunmadığını açıkça ifade etti. Bu açıklama tek başına bir güvence anlamına gelmez elbette; fakat diplomasi açısından önemli bir nottur. Aynı Tahran yönetiminin ABD’nin üssü bulunan çevre ülkelerde bu üsleri, bazı hava alanlarını, hatta bir kısım oteli hedef aldığı ve bu saldırıları üstlenmekle kalmayıp savunduğu hatırlanırsa bu açıklama daha büyük anlam kazanacaktır.
Türkiye’nin son yıllarda birçok bölgesel kriz karşısında sergilediği itidalli tutum aslında tesadüf değildir. Bu, coğrafyanın ve tarihin öğrettiği bir zorunluluktur. Çünkü Anadolu’nun kaderi yalnızca kendi iç dengeleriyle değil, çevresindeki yangınlarla da şekillenir. Böylesi zamanlarda duygularla değil, stratejiyle hareket etmek gerekir.
Ve unutmayalım ki bazen en güçlü strateji, gürültülü hamleler yapmak değil, fırtına geçene kadar aklıselimle bekleyebilmektir