Eskiden bilmeyen susardı…
Şimdi bilen susturuluyor.
Bu cümle günlerdir kafamın içinde dönüp duruyor.
Bazen çay içerken, bazen telefona bakarken, bazen sokakta yürürken kendi kendime soruyormuşum gibi yakalıyorum kendimi:
Ne oldu bize ya?
Ne zaman bu kadar bağıran ama bu kadar az düşünen bir topluma dönüştük?
Bakın samimi söylüyorum…
Yaş ilerledikçe insanın canını ekonomi kadar başka şeyler de yakmaya başlıyor.
Eskiden “geçim derdi” diyorduk.
Şimdi bir de “zihin derdi” çıktı.
Herkes konuşuyor.
Ama kimse dinlemiyor.
Aslında yaşadığımız kriz sadece düşünme eksikliği değil. Daha derinde ahlaki bir çöküş var. Bu yüzden kaleme aldığım şu yazı meselenin özünü anlatıyor: Asıl Yıkım Parada Değil, Ahlakta
Herkes fikir beyan ediyor.
Ama kimse araştırmıyor.
Herkes hüküm veriyor.
Ama kimse düşünmüyor.
Bir bakıyorsun, sosyal medyada herkes profesör.
Herkes siyaset bilimci.
Herkes hukukçu.
Herkes doktor.
Bir tek “bilmiyorum” diyen kalmamış.
Oysa eskiden en kıymetli cümle şuydu:
“Ben bu konuyu bilmiyorum.”
Şimdi o cümleyi kurmak zayıflık sayılıyor.
Cehalet özgüvenle birleşince ortaya çok tehlikeli bir şey çıkıyor:
Bağıran cehalet.
Ve ne yazık ki bağıran hep kazanıyor.
Fark ettiniz mi?
Artık kim doğru söylediğine göre değil,
kim daha sert söylediğine göre alkış alıyor.
Kim daha haklı olduğuna göre değil,
kim daha çok linç ettiğine göre prim yapıyor.
Merhamet zayıflık sayılıyor.
Sükûnet korkaklık sayılıyor.
Düşünmek ise zaman kaybı gibi görülüyor.
Bazen sosyal medyada bir olaya bakıyorum…
Daha olayın ne olduğu belli değil,
insanlar çoktan yargıyı vermiş.
Mahkeme kurulmuş.
Savcı da onlar, hâkim de onlar, cellat da…
Bir insanın hayatı bir tweet kadar.
Bir itibar, bir story süresi kadar.
Bu kadar kolay mı ya?
Biz ne zaman bu kadar hoyratlaştık?
En çok da şuna üzülüyorum Başkanım…
Eskiden mahallede bir büyük konuşurdu, biz dinlerdik.
Şimdi herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor.
Eskiden susmak edepti.
Şimdi susan eziliyor.
Eskiden bilge insan kıymetliydi.
Şimdi “trend olan” kıymetli.
Bilgi değil, gürültü kazanıyor.
Hakikat değil, algı kazanıyor.
Ve en acısı…
Aklı olan değil, öfkesi olan konuşuyor.
Biliyor musun okuyucu kardeşim…
Ben bu memleketin asıl tehlikesini burada görüyorum.
Ekonomi düzelir.
Yollar yapılır.
Binalar yükselir.
Ama düşünme kabiliyeti çökerse…
İşte o zaman toparlamak çok zor.
Çünkü düşünmeyen toplum kolay yönlendirilir.
Kolay kandırılır.
Kolay kışkırtılır.
Kolay birbirine düşürülür.
Düşünmeyen kalabalık, en tehlikeli kalabalıktır.
Biz çocuklarımıza ne öğretiyoruz?
“Konuş oğlum, hakkını savun” diyoruz.
Doğru.
Ama kimse şunu öğretmiyor:
“Önce dinle.
Önce anlamaya çalış.
Önce düşün.”
Düşünmeden konuşmak,
freni patlamış araba gibi…
Hem kendine zarar veriyor, hem başkasına.
Bazen diyorum ki…
Belki de en büyük kaybımız para değil,
ahlak değil,
hatta sadece vicdan da değil…
Akıl kaybı.
Sakin düşünme kaybı.
Muhakeme kaybı.
İstişare kültürü kaybı.
Yani insan kalabilmenin en temel direği…
Şimdi kendime de soruyorum:
Ben ne kadar dinliyorum?
Ne kadar araştırıyorum?
Ne kadar emin olmadan konuşmuyorum?
Çünkü mesele “onlar” değil aslında.
Mesele hepimiziz.
Bu gürültünün bir yerinde hepimizin payı var.
İnanın…
Bu memleketi kurtaracak olan şey
daha çok bağırmak değil.
Daha çok düşünmek.
Daha çok okumak.
Daha çok anlamaya çalışmak.
Biraz susup biraz akletmek.
Belki de yeniden şunu öğrenmemiz gerekiyor:
Bilmiyorsan sus.
Biliyorsan bağırma, anlat.
Anlatırken kırma.
Ve en önemlisi…
Önce insan ol.
Çünkü bu çağda iyilik bile cesaret istiyor. Bu duyguyu en samimi haliyle anlattığım yazıyı da buraya bırakıyorum: Bu Ülkede İyi İnsan Olmak Artık Cesaret İstiyor
Çünkü insan kalabilirsek,
gerisi zaten toparlanır.
Kategori: Toplum & Medya Eleştirisi