Efendim derler ki:
“Nadan ile sohbet etmek güçtür bilene
Çünkü nadan ne gelirse söyler diline”
Gelin, dünya işlerinden elini eteğini çekip uzlete çekilen Köse Vezir’in hikâyesini hatırlayalım:
Ahvali karışık olan memleketin sorunlarına çözüm üreteceğine inanılan Köse Vezir, kendisine teklif edilen sadrazamlığı devlet işlerine karışmamaya ahdettiği için kabul etmeyerek padişahın hiddetini celbeder.
Padişah bilir ki ölümle cezalandıracak olsa da Köse Vezir ikna olmayacak. Âlim ve arif bir adama ölümden daha beter gelecek cezanın ne olabileceğini düşünür. Aklına lalasının çocukken ona söylediği bir söz gelir.
Derler ki: Nâdanla sohbet etmek, âkıla cehennem ateşinden beterdir! Çünkü nadan sadece cahil değildir; nobrandır, hodbindir, hadsizdir, kabadır, küstahtır. Nadana laf anlatmak mümkün değil, söz dinletmek imkansızdır. Onun karşısındaki çaresizliği akıl sahibi bir insanı çilededen çıkarmaya kafidir.
Padişah, Köse Vezir’i sarık odasına hapsettirir ve memleketin en nadan adamının bulunmasını emreder.
Köse Vezir hapsedildiği sarık odasında tesbih çekerek cezasının uygulanacağı vakti beklerken padişahın buyruğuyla aranıp bulunan ve nadanlığıyla bilinen Karamürselli Çoban Hasan’ı bir anda yanında bulur. Köse Vezir, Çoban Hasan’ın türlü dengesiz hareketlerine hiç sesini çıkarmadan günlerce sabreder. Ta ki kırkıncı gün dolana kadar.
Hikâyenin devamını Ömer Seyfettin’den dinleyelim:
Bir sabah, Köse Vezir, bu koca herifin hüngür hüngür ağladığını gördü. Çocuk gibi hıçkırması içine dokundu. Zavallı kimbilir karısını, evini, köyünü mü hatırlamıştı. Gayri ihtiyari sordu:
— Ne ağlıyorsun oğlum?
Bu, vezirin hapsedildiğinden beri söylediği ilk sözdü. Çoban gözyaşlarından sırsıklam olan al yanaklarını kirli yenleriyle silerek ona baktı.
— Söylemem darılırsın, dedi.
— Söyle oğlum derdini bana, ne darılacağım?
— Vallahi darılırsın.
— Darılmam, diyorum.
— . . .
Çoban derdini söylemiyor, daha ziyâde heyecana gelerek avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Köse Vezir, biraz düşündü. Başkasını ağlatan bir sebebe kendisi nasıl darılabilirdi? Merak etti. Tekrar:
— Söyle oğlum. Senin derdinden bana ne?
— Darılırsın baba.
— Darılmam, söyle.
— Benim sürümde bir kösemenim vardı. Senin yüzüne baktıkça o hatırıma geliyor da... İşte onun için ağlıyorum.
— . . .
Derdini söyleyen Çoban Hasan, birdenbire ağlarken gülmeye, hıçkırıklara kahkaha karıştırmaya başladı.
— Tıpkı sakalı seninkine benziyordu, diye tafsilata bile girişiyordu.
Köse Vezir hiç cevap vermedi. Kalktı. Kapıyı vurdu. Başını içeri uzatan sivri kavuklu nöbetçiye:
— Efendimize arzedin. Mühr-i hümâyunlarını kabul ettim, dedi.
Köse Vezir memleket meselelerinin ıslahıyla uğraşadursun biz günümüze uzanalım. Ömrünü kendini yetiştirmeye adamış, ilmini insanlar için kullanmayı şiar edinmiş bir ilim insanını, kendisine has üslubuyla Türkiye’ye tarihi sevdiren İlber Hoca’yı henüz kaybettik. Onun cehaletle yaptığı nevi şahsına münhasır mücadelesine çoğu zaman gülümseyerek şahit olduk.
Kendisinden zaman zaman şu sözü duyduk ve bu söz üzerine bir hayli düşündük:
“Cahilden değil yarı cahilden korkun.”
İlber Hoca, neden böyle dediğini şöyle açıklıyordu:
“Cahil, provan kültürle düşünen, yaratan kişidir. Ondan korkmam. Yarı cahil maalesef profan dünyayla da lâdini dünyayla da ilgisini kesen; okulda yarım yamalak öğrenen, kendine vehmeden kişidir. Tehlikeli adamdır yarı cahil. Bir sürü memleket yarı cahil kategorisindedir. Türkiye’de de tonla adam var öyle, tonla. Devletten, üniversite muhitinden, sanatçılardan… Yarı cahil, küstahlığından tanınır. Bilmeden her işe biliyorum tavrıyla girip altüsteder.”
İlber Hoca, cehaletle mücadelenin gülen yüzüydü. Gençlere okumayı, gezmeyi, araştırmayı, öğrenmeyi, düşünmeyi, had bilmeyi öğretmeye gayret etti. Kendisi de son anlarına kadar öğrenme arzusunun vücut bulduğu hâli oldu.
Alimlerin, ariflerin, âkılların sayısının artmasını ve nadanlara galebe çalmalarını dileyerek sözlerimi Şefîî’nin şu mısrasıyla bitiriyorum:
“Sükût etmek gibi âlemde nâdâna cevâb olmaz.”
Ve derin bir keder içinde merhum İlber Ortaylı’ya Allah’tan rahmet diliyorum.
Kategori: Düşünce / Kültür