Kabinede en icraatçı iki bakanlıkta bir bayrak değişimi yaşandı: İçişleri ve Adalet. Devletin güvenlik mimarisini ve hukuk düzenini omurgasında taşıyan bu iki alan, sıradan idari birimler değildir. Bu nedenle burada yapılan her değişiklik teknik bir tasarruf değil; aynı zamanda stratejik bir tercihtir.
Yeni atamaların memleketimiz için hayırlı olmasını temenni ediyoruz. Ancak Türkiye sıradan bir dönemden geçmiyor. Sınırlarımızın ötesinde dengeler sürekli değişiyor, içeride ekonomik ve sosyal sınamalar sürüyor. Böyle bir süreçte kabine revizyonu yalnızca bir tazelenme hamlesi olarak görülmemeli; devlet iradesini güçlendiren bir tahkim adımı olmalıdır.
İçişleri Bakanlığı’ndaki bir önceki değişim hâlâ hafızalarda. Devlette devamlılık esastır denir; fakat uygulamada bunun tam karşılığını görmekte zorlandık. Sn. Süleyman Soylu döneminde başlatılan ve yıllara yayılan güvenlik operasyonlarının sonuçları alınırken, aynı dönemin kadrolarının tasfiye edilmeye çalışılması kamuoyunda soru işaretleri doğurdu.
Güvenlik operasyonları günlük kararlarla yürütülen süreçler değildir. Aylarca, hatta yıllarca süren istihbarat ve saha çalışmasının ürünüdür. Başarıyı devralıp geçmiş emeği yok saymak siyasi olgunlukla bağdaşmaz. Aynı siyasi hareket içinde ortaya çıkan soğuk savaş görüntüsü ise devlet ciddiyetine zarar verir.
Devlet geleneği kişisel mesafe koyma refleksiyle değil, kurumsal süreklilikle güçlenir. İktidar içi rekabet görüntüsü, güçlü yürütme algısını zayıflatır.
Bugün asıl tartışılması gereken mesele şudur: Türkiye’nin böylesine hassas bir eşikten geçtiği dönemde kabinede daha yüksek siyasi reflekslere sahip, kriz yönetiminde tecrübeli ve sahayı bilen isimlere ihtiyaç yok mudur?
Sn. Süleyman Soylu yalnızca bir eski bakan değildir; sahayı okuyabilen, risk alabilen ve gerektiğinde siyasi sorumluluğu üstlenebilen bir aktördür. Coğrafyamız hibrit tehditlerle kuşatılmışken, güvenlik dengeleri saat başı değişirken, teknik yeterlilik tek başına yeterli değildir. Bürokratik konforla değil, siyasi ağırlıkla yol alınır.
Israrla oyun dışı bırakılması yalnızca bir kadro tercihi değildir; siyasetin ağırlığının bilinçli biçimde azaltıldığı yönünde bir algı oluşturmaktadır. Oysa Türkiye’nin bugün ihtiyacı edilgen profiller değil; inisiyatif alan, sorumluluk yüklenen ve gerektiğinde siyasi risk üstlenebilen aktörlerdir.
Bayrak değişimi demokratik sistemlerde doğaldır. Ancak bu sürecin siyasi nezaket içinde yürütülmesi gerekir. Yeni Adalet Bakanı’nın yemin sürecinde yaşanan fiziki müdahale girişimi, muhalefetin düştüğü seviyeyi göstermesi açısından ibretliktir.
Siyaset sözle yapılır. Eleştiri kürsüde dile getirilir. Fiziki engelleme ise siyasi çaresizliğin dışavurumudur. CHP’nin sergilediği bu tavır, demokratik itiraz zeminini zayıflatmakta ve kendi meşruiyet alanını tartışmalı hâle getirmektedir.
Muhalefet alternatif üretmek yerine engellemeyi tercih ederse siyaset kalitesi yükselmez; aksine gerilim siyaseti kurumsallaşır.
Kabine revizyonu elbette Cumhurbaşkanı’nın takdiridir. Ancak kamuoyunun beklentisi daha kapsamlı ve daha güçlü bir değişimdi. Türkiye’yi seçime taşıyacak kadronun yalnızca idare eden değil, yön veren bir vizyona sahip olması gerekir.
Cumhurbaşkanı’nın yükünü hafifletecek, sorumluluğu paylaşacak, sahada ve masada güçlü duracak bir ekip hayati önemdedir. Ateşle çevrili bir coğrafyada yarı zamanlı siyasetle yol alınmaz. Tereddütlü kadrolar kriz yönetemez.
Sonuç olarak yapılan değişiklik olumlu olmakla birlikte yeterli değildir. Türkiye’nin ihtiyacı vitrin düzenlemesi değil; stratejik güç tahkimidir. İsimler değişebilir. Asıl mesele, devlet iradesinin güçlendirilip güçlendirilmediğidir.
Ve artık açık konuşmak gerekir:
Bu coğrafyada zayıf refleksin bedeli ağır olur.
Bu devlette kişisel hesaplaşmalar değil, milli öncelikler belirleyici olmalıdır.
Türkiye edilgen yönetim anlayışını taşımaz.
Güçlü devlet, güçlü kadro ile olur.
Siyasi ağırlık tasfiye edilerek değil, tahkim edilerek büyür.
Eğer hedef büyük Türkiye ise, cesur irade ve kararlı kadro vazgeçilmezdir.
Çünkü mesele değişim değil; devlet iradesinin yeniden tahkim edilmesidir.