Bediüzzaman Said Nursî’nin telif ve tedris döneminde etrafında bulunan talebe sayısının sınırlı olduğu bilinmektedir. Ancak Risale-i Nur Külliyatı, bu sınırlılığın bir eksiklik değil, bilakis ilmî derinlik ve seviye hassasiyetinin tabiî bir sonucu olduğunu göstermektedir.
Zira Bediüzzaman, muhatap kitlesini nicelik üzerinden değil, kavrayış ve istidat üzerinden değerlendirmiştir. Nitekim şu tespiti dikkat çekicidir: “Bu zaman, tarikat zamanı değil; imanı kurtarmak zamanıdır.”
(Emirdağ Lâhikası)
Bu ifade, Risale-i Nur derslerinin duygusal ya da şekilci bir dindarlık üretmeyi değil; tahkikî imanı inşa etmeyi hedeflediğini açıkça ortaya koymaktadır. Tahkik ise zorunlu olarak kavram, delil ve muhakeme gerektirir.
Bediüzzaman, dinî bilginin yüzeysel aktarımına karşı uyarıda bulunarak, imanın körü körüne değil, bilinçli bir idrakle elde edilmesi gerektiğini vurgular:
“Taklidî iman, bu zamanın şiddetli fırtınalarına karşı dayanamaz.”
(Sözler)
Bu noktada talebenin vasfını belirleyici hâle gelir. Risale-i Nur’un ilk muhataplarının büyük kısmının âlimler veya ilmî ferasete sahip kimseler olması, metnin yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Zira Bediüzzaman’a göre iman dersleri, basitleştirilerek değil; akla hitap edilerek verilir:
“Kur’ân, bu asırda en ziyade akla bakar.”
(Mektubat)
Günümüzde ders halkalarına katılan birçok kişinin dinî terminolojiye yabancı olması, problemi dersin ağırlığında değil; ön hazırlığın yokluğunda aramayı gerektirir. Zira Bediüzzaman, kavramla ilgili temeli olmayan bir din anlayışının kalıcı olmayacağını açıkça ifade eder:
“İman ilimleri, akıl ile kalbin ittihadından doğar.”
(Lem’alar)
“Risale-i Nur, seviyeyi düşürerek değil; talebeyi tahkikî iman seviyesine taşıyarak anlaşılabilir.”
Bu bağlamda “elif” meselesi sembolik bir önem taşır. Elif öğretilmeden kelime kurulamaz; kavram tanımlanmadan hakikat inşa edilemez. Risale-i Nur’un metin yapısı, bunu zorunlu kılar. Nitekim Bediüzzaman, eserlerinin ağır bulunmasını bir kusur değil, bir lüzum olarak görür:
BBurada kritik olan husus, derslerin seviyesini düşürmek değil; talebeyi o seviyeye taşımaktır. Aksi takdirde ders, öğretici olmaktan çıkar; tekrara ve alışkanlığa dönüşür. Bediüzzaman bu tehlikeyi şöyle ifade eder:
“Hakikat, ülfetle kaybolur.” der mana olarak. (Sözler)
Yani tekrar edilen fakat anlaşılmayan hakikatler, zamanla etkisini yitirir. Bu durum, günümüzde dinî derslerin karşı karşıya olduğu en ciddi risklerden biridir.
Dolayısıyla şu soru kaçınılmazdır: Bir insan, dininin inceliklerini ders ortamında, ilmî bir usûl ve sahih bir terminoloji ile öğrenmeyecekse, nerede öğrenecektir? Bediüzzaman bu soruya dolaylı ama net bir cevap verir:
“İman, yalnız tasdik değil; iz’an ister, ilmelyakîn ister.” (Mektubat)
Risale-i Nur talebeliği, salt bir aidiyet meselesi değil; ciddi bir zihnî emek, mefhum disiplini ve öğrenme iradesini gerektirir. Bugünün ihtiyacı, geçmişteki talebe profilini romantize etmek değil; Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu tedris metodunu yeniden ihya etmektir. Bu metot, seviyeyi düşürmeyi değil; seviyeyi inşa etmeyi esas alır.
Aksi hâlde dersler, iman tahkim eden bir mektep olmaktan çıkar; yalnızca tekrar edilen metinlerin dolaşıma sokulduğu bir ritüele dönüşür ki, bu durum Bediüzzaman’ın bizzat ikaz ettiği bir tehlikedir.
Kategori: Düşünce