Dünya siyasetinde açıklamakta zorluk çektiğimiz bazı gerçekleri dile getiren çok az kişi vardır, yani herkesin bildiği ancak ifade etmeye çekindiği bazı gerçekler vardır ancak maalesef bu gerçeklerin etkileri uluslararası platformların tamamında hissedilir. Güç her zaman en büyük olanda mı toplanır, yoksa en etkili olanda mı? İsrail ile ABD arasındaki ilişkinin tanımı bu sorunun cevabında saklıdır.
Bugün küresel dengelere bakıldığında, nüfusu ve yüzölçümü çok sınırlı bir devletin, dünyanın en büyük süper gücünün politikalarında bu denli belirleyici olması dikkat çekicidir. İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki, bu soruyu daha da görünür kılmaktadır.
On yıllardır süren askeri yardımlar, diplomatik koruma ve uluslararası platformlardaki koşulsuz destek; bu ilişkinin klasik bir müttefiklikten daha derin bir yapıya işaret ettiğini düşündürmektedir.
Tarih boyunca toplumlar, kriz dönemlerinde belirli grupları hedef alma eğilimi göstermiştir. Orta Çağ Avrupa’sında Yahudi topluluklarına yönelik sürgünler; yalnızca dini nedenlerle değil, ekonomik rekabet ve siyasi kırılganlıklarla birlikte şekillenmiştir. Bu açılımdan sonra Yahudi toplumlarının dünya tarihinde yaşadığı sürgünleri ve bu sürgünlere gösterilen gerekçeleri hatırlatacağım.
İngiltere (1290): Kral I. Edward tarafından tüm Yahudiler ülkeden sürüldü.
Fransa (1306 - 1394): Yahudiler defalarca kovuldu ve mallarına el konuldu.
İspanya (1492 - Elhamra Kararnamesi): Katolik Hükümdarlar Ferdinand ve Isabella, Granada'nın fethinden sonra Yahudilerin ya Hristiyan olmalarını ya da ülkeyi terk etmelerini emretti. Yaklaşık 200.000 Yahudi sürgün edildi; bunların büyük bir kısmı Sultan II. Bayezid'in davetiyle Osmanlı topraklarına sığındı.
Portekiz (1497): İspanya'dan kaçanların bir kısmı burada da zorla din değiştirme veya sürgünle karşılaştı.
Yakın ve Modern Tarih
Rusya (19. Yüzyıl - Pogromlar): Çarlık Rusyası'nda Yahudilere yönelik kitlesel şiddet olayları (pogromlar), milyonlarca Yahudi'nin ABD ve Avrupa'ya göç etmesine neden oldu.
Holokost (1933-1945): Nazi Almanyası döneminde Avrupa genelinde 6 milyona yakın Yahudi soykırıma uğradı ve hayatta kalanlar büyük göç dalgalarıyla bölgeyi terk etti.
Bu süreçte üretilen genellemeler ve suçlayıcı anlatılar, gerilimi azaltmak yerine büyütmüş; insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan Holokost gibi bir felaketin zeminini hazırlayan nefret iklimine katkı sağlamıştır.
Ancak asla haklı kılmamakla birlikte bu sürgünlere gösterilen en önemli mazeret devletlerin iç işleyişlerine sınırsız müdahaledir.
Bu nedenle geçmiş, yalnızca bir hatırlatma değil; aynı zamanda bir uyarıdır.
Bugün tartışılması gereken mesele de bir kimlik değil, bir politikadır.
İsrail’in özellikle Filistin başta olmak üzere bölgedeki askeri operasyonları; sivil kayıplar, yıkım ve uzun vadeli insani krizler açısından uluslararası kamuoyunda yoğun eleştirilere konu olmaktadır. Benzer şekilde Lübnan ve İran'a yönelttiği hukuksuz ve gerekçesiz saldırılar ve yaşanan gerilimler de bölgesel istikrarsızlığı derinleştiren unsurlar arasında gösterilmektedir.
Burada asıl mesele belki şu olmalıdır;
Gücün ne şekilde nereden evrildiğinden çok eften püften gerekçeler gösterilerek sınırsız şekilde kullanılmasının etik olarak sorgulanması zamanı gelmedi mi?
Tarihin en büyük trajedileri bize, kontrolsüz gücün ve yersiz mutlak haklılık inancının nasıl sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. Bugün yaşananlar, yöntem ve bağlam açısından farklı olsa da; ortaya çıkan insani sonuçlar bakımından ciddi bir vicdani sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
İsrail'in bu üç devlete ve milletine yaşattığı süreç HOLOKOST'un tersine işletildiği bir insanlık dramıdır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’e verdiği kesintisiz destek, artık yalnızca bir dış politika tercihi olarak değil; küresel güç dengeleri açısından da tartışılmaktadır.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Devletler mi politikayı belirler, yoksa politikayı şekillendiren güç ağları mı devletleri yönlendirir?
Hatta bazı devletlerin sınırları artık sadece isimlerinden mi ibarettir ?
Tarih, gücün sınırsız kullanıldığı her durumda bedel ödeyenin çoğunlukla siviller olduğunu defalarca göstermiştir.
Bugün yaşananlara baktığımızda koskoca devletlerin lobiler eliyle nasıl ele geçirildiği ve gücün ne şekilde devşirilip akla mantığa sığmayan gerekçelerle sınırsızca, ölçüsüzce kullanıldığı gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Karşımızda iki devlet, iki istihbarat kurumu, iki Ordu mu var gerçekten? Yoksa fiziki sınırları küçük, etki alanı kendi sınırlarını aşmış tek devlet ile ele geçirilmiş yapılar mı?
Çağın saldırganı tarih boyunca suçlandığı "devletleri ve o devletleri ayakta tutan ekonomik yapıları yapısal olarak ele geçirme" merasimini bu kez tamamladı mı sizce?
Bugün yeryüzüne yayılmış bunca kötülüğün müsebbibi sınırları iğdiş edilmiş ve kimliğini yitirmiş bir süper gücün varlığı mı yoksa bunu yapabilme gücüne sahip sınır tanımaz bir devlet yapısı mı?
Ve artık sorulması gereken en önemli soru değişmiştir:
Bu artık güç değil de ; sonuçlarıyla yüzleşilmeyen bir tahakküm müdür?