Dünya yeni bir düzene doğru evriliyor. Bu yeni düzenin başlangıç adımları çoktan atıldı. Gücü paylaşan ama birbirini yenemeyecek olan ülkeler, muhtemelen aralarında henüz bize karanlık kalan protokollere çoktan “evet” dedi.
Bunu nereden biliyoruz?
Soğuk Savaş’tan bu yana —ya da yalnızca sınırlı bölgelerde sıcak temasın yaşandığı dönemlerde— güç sahibi devletler, uluslararası her müdahalede dengeyi gözetir; güç dengesinin karşı taraf lehine bozulmaması için gerekli inisiyatifi alır, açık ya da örtük tepkiler geliştirirdi.
Oysa son yıllara, özellikle son iki-üç yıla baktığınızda bu yerleşik devlet refleksinin ciddi biçimde değiştiğini görüyorsunuz. Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, Çin, İran… Neredeyse tamamında ortak bir “gizli ajanda / protokol” refleksi hissediliyor.
Sanki dünyayı aralarında parça parça paylaşmış gibiler:
“Sen vur, ben koruyor gibi yapayım.”
“Şu karışmasın.”
“Bu bizim safımızda görünsün.”
“Sen şimdilik varlığını belli etme.”
“En son paylaşırız.”
Belki bölgeler bile çoktan belirlendi, kim bilir?
Çin hem ekonomik yayılma hem de fiili genişleme hamleleri yaparken, Rusya’nın Karadeniz’e hâkim olma çabasını izliyoruz. Suriye politikasının Ukrayna savaşıyla yön değiştirdiği anlaşılan Rusya, artık daha çok genişleme derdinde. Avrupa’nın büyük devletleri hammadde payını artırma telaşındayken, ABD eskiden istihbarat örgütleri ve kurup palazlandırdığı terör yapılarıyla örtülü yürüttüğü aksiyonları bugün açıkça alıyor. Yani kartların bir kısmı artık masada.
Venezuela ve Maduro örneği bunu bir kez daha net biçimde gösterdi. Devletlerin hammaddelerine, dolayısıyla topraklarına çökerken kullanılan yöntemler eskimeyen yöntemlerdir:
İçeriye yeterince istihbarat yerleştir, her kademeden insan satın al, adalet mekanizmasını sözde reformlarla çökert, halkın adalete güvenini yok et. Toplumsal yapıyı boz, uyuşturucu ticaretini yaygınlaştır, aileyi dağıtan medya içeriklerini çoğalt, kültürel dezenformasyon yarat, ekonomiyi çökert.
Alt yapı hazır olup lider halk desteğini kaybettiğinde ise ülkenin üzerine çök.
Ukrayna özelinde yaşanan strateji değişikliğinden daha önce de bahsetmiştik. ABD’nin desteğiyle Rusya sınırına askeri birlikler ve üsler yığan Ukrayna, Rusya’nın hiçbir uyarısını dikkate almadı. Sınır güvenliği tehdit edilince Rusya’nın müdahalesiyle karşılaştığında ise ABD’nin “kapı gibi” arkasında duracağını sandı.
Ancak Suriye’deki gelişmelerle birlikte dünya ani bir rota değişikliğine tanık oldu. Esad eşiyle birlikte Rusya’ya sığınırken, Rusya Suriye’deki askeri varlığını çekti. Aynı süreçte ABD, Ukrayna’ya Rusya’nın ilhak ettiği toprakları kabul etmesi, yer altı zenginliklerinin bir kısmını ise ABD’ye bırakması gerektiğini söyledi. İşte tam da bu gelişmeler henüz karanlık olan bazı protokollerin varlığını fısıldadı anlayanlara.
Avrupa’nın bu tabloyu temkinle izlediğini görüyoruz . Ağırdan alınan tedbirler, ABD’nin bu sınır tanımazlığından duyulan rahatsızlığın işareti gibi duruyor.
Hammadde zengini, gelişmekte olan ülkeler için formül hep aynıdır: içeriyi karıştır, dışarıdan çök. Parçala, sömür. Üstelik artık bu düzene yeni yöntemler de eklendiğini görüyoruz. Güçlülerin zaman zaman iş birliği yaptığını da… Vereceğim örneği fazla bulabilirsiniz ama bir kenara not edin: “tıpkı pandemide olduğu gibi”
Devletlerin belini bükmek ve hareketsiz kılmak için kullanılan çok daha farklı aparatlar da var: uluslararası anlaşmalar, dernekler, fonlar, pompalanan korku ve en başta kültürel-sosyal dezenformasyon üreten etki ajanları…Ekonomik saltoları hiç saymıyorum…
Toplumların dokusu öyle bozuluyor ki insanlar kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini, ne için yaşadıklarını şaşırıyorlar. Kültürü, değeri, manevi kimliği kalmamış toplulukların tek hedefi konfor ve refah oluyor. İçerideki ajanlar öfkeyi pompalıyor; “daha iyi yaşamak için muhalif olduğumuz insanları ve düşüncelerini yok etmeliyiz” fikrini yayıyorlar. İktidar güç şeytanlaştırılıp hedef gösteriliyor. Sonuç pek çok ülkede aynı…
Devlet felç olduğunda dışarıdan “yardım”, “adalet”, “demokrasi” kisvesiyle giriliyor. Alkışlanan yardım havarilerinin aslında cellat olduğu çok kısa sürede anlaşılıyor ama iş işten geçmiş oluyor. Ne devlet kalıyor, ne millet, ne bayrak, ne de sahip çıkılacak bir yurt…
Geriye pişmanlıklar kalıyor. Başkalarının merhametine muhtaç, yabancı kaldırımlarda, köşe başlarında, ahırdan bozma evlerde geçen bir hayat…
O yüzden akıllı olmak zorundayız. En kötü komşumuz, en zor anlaştığımız vatandaşımız bile; bir gün sığınmak zorunda kalacağımız el yurdunun dilini, dinini, vicdanını, kültürünü bilmediğimiz yabancı bir ferdinden iyidir.
İktidar yanlısı, muhalif fark etmez; bu sözler hepimiz için geçerli. Gidecek çok yerimiz yok. Dünyada Türk’ten başka “merhameti” dert edinen de neredeyse yok.
Batarsak hep birlikte batacağız.
Çıkarsak hep birlikte mutlu bir ÜLKE olacağız.
Oyunu bozalım.
Bir asır önce oynanan oyunların yeniden sahnelenmesine izin vermeyelim.