Yorgunluk denince akla çoğu zaman beden gelir. Uzun çalışmanın, uykusuzluğun ya da yoğunluğun sonunda ortaya çıkan o tanıdık hâl… Dinlenince geçen bir ağırlık.
Ama insanın bir de dinlenmekle geçmeyen yorgunluğu vardır.
Gönlün yorulduğu yer.
Seyhan bir gün bana dönüp,
“Bu kadar kadınla uğraşırken hiç yorulmuyor musun?”
diye sorduğunda, verdiğim cevapla içimde yankılanan sesi aynı anda duydum.
“Hayır,” dedim.
“Bir tek kadına bile dokunabilmek bana yetiyor.”
Ama içimde başka bir ses yükseldi:
“Peki ya ben?”
Sonra biri geliyor, hasta çocuğunu anlatıyor.
Bir başkası kirasını ödeyemediğini…
Bir diğeri eşinden gördüğü şiddeti, çocuklarına veremediği harçlığı…
Yağmur yağdığında evin içine damlayan suları, yerlere dizilen kovaları…
“Bir tek kadına bile dokunabilmek, bütün yorgunluğa değiyor.”
İşte o an, insan kendine söz veriyor:
Durmak yok.
Geri çekilmek yok.
Daha sağlam durmalısın.
Bunu başkalarına değil, kendime söylüyorum.
Ruhuma fısıldıyorum.
Dışarıdan bakanlar bazen şöyle diyor:
“Keşke onun yerinde olsam… Ne kadar güçlü bir kadın, istediğini yapıyor.”
Ama o yüklerin kaç tanesini omuzladığımı görüyorlar mı?
Sessizce taşınanları…
Geceye kalanları…
Filistin için yürümek…
Doğu Türkistan için “Ben ne yapabilirim?” diye sormak…
Belki dünyayı değiştirmiyor.
Ama en azından haksızlık karşısında susmadığımı bana hatırlatıyor.
Belki de en çok ruhuma iyi geliyor.
Ama insanın bir de kendine karşı sustuğu anlar var.
Belki bir gün biri çıkıp,
“Senin için de konuşuyorum,” der.
O güne kadar;
başkaları için susmamak,
elinden geleni yapmak,
kendime de iyi gelecek
Kategori: Köşe Yazıları > Toplumsal Duyarlılık